Kinoster
TR ▾

İnceleme · Vizyon tarihi: 28.4.1995

Leon: Sevginin Gücü inceleme: kiralık katil, küçük kız ve sinema tarihinin en çılgın kötülerinden biri

Fransız filmleriPolisiye filmlerDram filmleriAksiyon filmleri

Bazı filmler yaşlanır, bazıları ise buna düpedüz direnir. Leon: Sevginin Gücü, 1995 baharında Türkiye'de vizyona girdiğinden beri ikinci gruptan. Sert, karanlık ama tuhaf biçimde şefkatli bir hikâye bu: hiçbir şeyi olmayan bir adamın, uğruna yaşamaya değecek bir şeyi nasıl bulduğunu anlatıyor. Luc Besson'un filmi bugün de iyi nişan alınmış bir kurşun gibi tam on ikiden vuruyor.

8,7/10
Puan
Sert, hüzünlü ve muhteşem yönetilmiş bir suç draması. Üç başrol oyuncusundan hiçbiri kendini unutturmuyor.
Hikâye
8
Oyunculuk
10
Yönetmenlik
9
Görsellik
8
Müzik ve ses
8
Duygular
9

Genel puan, altı kriterin ortalamasıdır.

Film bilgileri

OriginalLéon
Türkiye'de vizyon tarihi28.4.1995
YönetmenLuc Besson
OyuncularJean Reno, Natalie Portman, Gary Oldman, Danny Aiello, Peter Appel, Michael Badalucco
TürPolisiye filmler, Dram filmleri, Aksiyon filmleri
Süre110 dk
ÜlkeFransız filmleri

Yalnız bir kiralık katil ve yan dairedeki küçük kız

Hikâyenin çıkış noktası basit, neredeyse bir masal kadar yalın. Léon, New York'ta tek başına, sessizce yaşıyor ve geçimini para karşılığında insan öldürerek sağlıyor. Etrafında sıradan bir hayata ait hiçbir şey yok, bunun eksikliğini çekiyormuş gibi de görünmüyor. Derken yan dairedeki aile, herhangi bir gangsterden çok daha acımasız bir polis olan dedektif Stansfield tarafından katlediliyor. Hayatta kalan tek kişi 12 yaşındaki Mathilda oluyor ve sığınmak için Léon'un kapısını çalıyor.

Bu noktadan sonra film aynı anda iki yöne birden çekiyor. Bir tarafta Stansfield'ın gölgesinin giderek yaklaştığı, küçük tanığın rahat bırakılmayacağını bildiğimiz gergin bir suç filmi var. Diğer tarafta ise duygusuz kiralık katilin kıza yavaş yavaş kendi çocuğuymuş gibi sahip çıkmaya başladığı, şaşırtıcı derecede sakin, neredeyse oda tiyatrosu tadında bir hikâye. Önceden bundan fazlasını bilmeye gerek yok. Filmin gücü bu iki hattın nasıl birbirine örüldüğünde ve her sahneyle birlikte riskin nasıl büyüdüğünde yatıyor.

Az sözle her şeyi anlatan Jean Reno

Jean Reno'nun Léon'u, bir karakterin neredeyse hiç konuşmadan ne kadar çok şey anlatabileceğinin en güzel örneklerinden biri. Reno onu iri, kıpırtısız bir adam olarak oynuyor. Son derece tehlikeli olduğunu hemen hissediyorsunuz, ama işi dışında kalan her konuda neredeyse çocuksu bir beceriksizliği var. Filmin kalbini bu ikilik oluşturuyor.

En büyük başarı, Reno'nun Léon'u hiçbir zaman sevimli göstermeye çalışmaması. Bize göz kırpmıyor, özür dilemiyor. Bu içi boşalmış adamın içinde ne yaşadığını seyircinin kendisinin keşfetmesine izin veriyor. Onun için endişelendiğinizi fark ettiğinizde artık çok geç, film sizi çoktan yakalamış oluyor.

Natalie Portman: unutulması imkânsız bir ilk film

Natalie Portman o sırada daha çocuktu ve Mathilda Lando rolünde pek çok yetişkin oyuncunun bile kıskanacağı bir performans sergiliyor. Mathilda, sadece ağlayıp kurtarılmayı bekleyen türden bir sinema çocuğu değil. Öfkeli, zeki, yaralı, zaman zaman öngörülemez ve ne istediğini çok iyi biliyor: intikam. Portman tüm bunları inandırıcı kılıyor, daha da önemlisi, bir öğleden sonra içinde hayatı elinden alınmış o küçük kızı her an arka planda hissettiriyor.

Léon ile Mathilda arasındaki ilişki aynı zamanda filmin en hassas noktası. Besson zaman zaman bugünün izleyicisini rahatsız edecek alanlara giriyor ve bunu görmezden gelmek dürüst olmaz. Yine de bu ilişkinin özü şefkat, iki kayıp insanın birbirine tutunması. Oyuncuların inceliği de filmi bu sarsıntılı anların üzerinden taşıyor.

Gösteriyi çalan kötü adam: Gary Oldman

Biri bu filmi tek bir sebepten izleyecekse, o sebep Gary Oldman olur. Norman Stansfield sinema tarihinin en akılda kalan kötülerinden biri, ama bunu bağırıp çağırdığı için değil, tamamen öngörülemez olduğu için başarıyor. Oldman bir an neredeyse uykulu, keyifli bir gülümsemeyle duruyor, bir sonraki an öyle bir şiddete savruluyor ki seyirci geri çekiliyor. Rozeti onun için bir koruma değil, her şeyi yapabilme izni olan bir polis bu.

Oldman'ın oyunu bugünün gözüyle abartılı görünebilir, ama burada tam olarak gereken de bu. Léon sessiz ve ölçülü, Stansfield ise gürültülü ve kontrolden çıkmış. Aralarındaki zıtlık filmin gerilimine omurga oluyor. Dedektif, Léon'un dairesini büyük bir özel harekât operasyonuyla basmaya hazırlandığında, burada bambaşka iki türden profesyonelin karşı karşıya geldiğinden artık şüphe kalmıyor.

Yan rollerde Danny Aiello'nun canlandırdığı Old Tony de anılmayı hak ediyor. Az sayıda sahnede, Léon'un çalıştığı ve güvenin her zaman bir bedelle ölçüldüğü o dünyayı tam isabetle gösteriyor.

Luc Besson'un New York'u: Avrupalı bakış, Amerikan sokağı

Fransız yönetmen Luc Besson, New York'ta geçen bir suç hikâyesi çekmiş ve bu dışarıdan bakış filmin gizli silahlarından biri olmuş. Film sıradan bir Amerikan aksiyon filmine benzemiyor. Daha yavaş, daha seyre dalmış, karakterlere çok daha fazla zaman tanıyor ve ancak gerçekten gerektiğinde patlıyor. Patladığında ise gerçekten patlıyor.

Aksiyon sahneleri titiz ve temiz. Léon'un işi neredeyse bir koreografi gibi sunuluyor. Besson, profesyonelliğin kendi başına zaten etkileyici olduğunu, bunun için her şeyi havaya uçurmaya gerek olmadığını biliyor. Bu arada filmin havası baştan sona hüzünlü: köhne daireler, dar koridorlar ve yalnızlık duygusu her şeye siniyor. Bu kahramanca bir aksiyon filmi değil, içinde silahların da bulunduğu hüzünlü bir masal.

Filmin tökezlediği yerler

Filmi kusursuzmuş gibi göstermek adil olmaz. Senaryo yer yer türün klişelerine fazlasıyla yaslanıyor, olay örgüsünün iskeleti tahmin edilebilir ve birkaç kiralık katil filmi izlemiş olan herkes hikâyenin nereye gittiğini aşağı yukarı sezebiliyor. Film zaten sürprizlerle değil, duygularla ayakta duruyor.

Diğer mesele, yukarıda da değindiğim gibi, Léon ile Mathilda arasındaki ilişkinin bazı anları. Bunlar filmi mahvetmiyor, ama bugün bunları görmezden gelip geçmek daha zor ve pek çok kişi filmi tam da bu yüzden tartışmalı buluyor. Bana göre film yine de güçlü, ama bu durumun birinin keyfini gölgelemesi de son derece anlaşılır.

Kimlere öneriyoruz?

Beğendiysen bunlara da göz at: Nikita (1990), Taxi Driver (1976), Gloria (1980), Drive (2011), Logan (2017)

Sıkça sorulan sorular

Leon: Sevginin Gücü neyi anlatıyor?

New York'ta yaşayan yalnız bir kiralık katil olan Léon'u ve ailesi dedektif Stansfield tarafından katledildikten sonra ona sığınan 12 yaşındaki komşusu Mathilda'yı anlatıyor. Léon kıza sahip çıkmaya başlarken Stansfield küçük tanığın peşine düşüyor.

Leon: Sevginin Gücü kaç dakika?

Film 110 dakika sürüyor.

Film çocuklarla izlenebilir mi?

Önerilmez. Film yoğun şiddet sahneleri ve yetişkinlere yönelik temalar içeriyor.

Leon: Sevginin Gücü Türkiye'de ne zaman vizyona girdi?

Film Türkiye'de 28 Nisan 1995'te vizyona girdi.

Leon: Sevginin Gücü'nü kim yönetti, başrollerde kimler var?

Filmi Luc Besson yönetti. Başrollerde Jean Reno (Léon Montana), Natalie Portman (Mathilda Lando) ve Gary Oldman (Norman Stansfield) yer alıyor.

Léon ile Mathilda'yı bugün yeniden izlemeye değer mi?

Evet, hele hiç izlemediyseniz kesinlikle. Leon: Sevginin Gücü bunca yıl boyunca karmaşık hikâyesi sayesinde ayakta kalmadı. Hafızadan silinmesi imkânsız üç karakter sunduğu için kaldı: yaşamayı hiç öğrenmemiş sessiz katil, çok erken büyümek zorunda kalan küçük kız ve öngörülemez yıkımın ta kendisi olan polis. Besson da bunları öyle bir sezgiyle bir araya getiriyor ki sonunda aklınızda aksiyon değil, ne hissettiğiniz kalıyor. İçinde tartışmaya açık anlar var, ama bu kadar acıtan ve bu kadar akılda kalan suç filmi az bulunur. Türü seviyorsanız mutlaka izlenmesi gereken bir film.

Puan: 8,7/10 · Hikâye 8 · Oyunculuk 10 · Yönetmenlik 9 · Görsellik 8 · Müzik ve ses 8 · Duygular 9